DÖNÜP DURUYORUM İSMAİL

Dönüp duruyorum İsmail. Durup dolaşıyorum.

Arıyorum. Arıyorum. İçimdeki yakınlığı arıyorum İsmail; yakınlıktaki içimi, içimdeki içimi.

İçimdeki içimi arıyorum İsmail. İçimdeki içimde aradığım sensin. Aradığım sen. Sendeki beni, bendeki seni arıyorum. Ne bende ne sende, hem sende hem bende olanı arıyorum; bir teslimiyet, bir huzur, bir kabul ediş, bir kurban oluş, bir İsmail oluş! Evet, arıyorum İsmail; İsmail’de İsmaillik, İsmail’deki sema, İsmail’deki duyuş, İsmail’deki hissediş.

Arıyorum; içimdeki yakınlığı, yakınlıktaki içimi, içimdeki içimi.

Dönüp dolaşıyorum İsmail. Dolaşıp duruyorum.

Dönüp duruyorum İsmail. Durup dolaşıyorum.

İçimde bir yangın var İsmail. Gönlümde od. Gözümde yaş. Gönlüm ateş. Gözüm nehir. Arıyorum İsmail, içimdeki yangında İbrahim’i arıyorum. Ararken göz çağlayanının eteklerinde ıslanıyorum. Ne o yangın, ne de o gözyaşı temizliyor gönül evimi. “Saçma ey göz gönlümdeki odlare su!”

Bir bilsen İsmail, ah bir bilsen, evimin içinde ne denli putlar var. “Padişah konmaz saraya hane mamur olmadan”, diyorsun İbrahim; duyuyorum. Lakin İsmail, hangi kurban bizi paklar? Hangi koç? Şu var ki, İsmail, bir arınma, bir temizlenme, bir saflaşmadır aradığım. Biliyorsun, bana bir İbrahim gerek.

Ne yangınlar var hanemde İsmail! Bana ateşle dost olan bir İbrahim gerek. Arıyorum İsmail. Yakınlaştıracak bir yol, yaklaşacak, yakına daha yakına ulaştıracak bir Burak, belki bir çıkış, belki bir yükseliş, belki bir umut, belki bir söyleyiş, belki bir iksir arıyorum.

Dönüp dolaşıyorum İsmail. Dolaşıp duruyorum.

Dönüp duruyorum İsmail. Durup dolaşıyorum.

Tekbirler getiriyorum, Ahmed’e salâvat okuyorum, Ahad’den Ahmed’e Ahmed’den Ahad’e yollar var İsmail; nice yollar var… Bir yol bulmak için koşuyorum. Nereye koşuyorum İsmail, başımı nerelere vuruyorum? Bütün bildiklerimi unuttum. Yollar nereye çıkar? Var mı bir ışık? Bilemiyorum İsmail; bütün bildiklerimi unuttum, kelimelerim tükendi, ağlıyorum. Gözyaşıyla konuşmak nasıl bir şey İsmail? Susarak konuşmak? Fırtınaları içerde, daha içerde yaşamak! Sahi nasıl bir şey, salıvermek bütün harfleri?

Koşup duruyorum İsmail, koşup duruyorum. Bir serseriyim, belki bir harâbî; lakin yine de arıyorum… Arıyorum İsmail, Nuh’un selamete ulaştıran gemisini. Kaf Dağın’da arıyorum; Hüsünle ve gayretle bütün dağları, ateşten denizleri geçtim, bir sahil-i selamete ermek için Nuh’u arıyorum. Ellerimi belki yanıma salıverdim, orada burada dolaşıyorum, sanki bir serseriyim. Fakat yüreğim içime açık, içimdeki semâya. Anka’yla hemdemim, halleşiyorum, dertleşiyorum, Yunusça konuşuyorum.

Dönüp dolaşıyorum İsmail. Dolaşıp duruyorum.

Dönüp duruyorum İsmail. Durup dolaşıyorum.

Âdem arıyorum, Âdeme ermek için. Bir gönle gir, diyorlar İsmail, bir gönle gir… Kapı nerede? Elma ağacının önünde mi? Arkasında mı? Havva nerede, kapı orda mı? Kapıları kim açar İsmail? Kapıcı kim? Nasıl açılır gönül evinin kapısı? İşe nereden başlamalı? Yemeli mi elmayı? Yoksa kurban mı adamalı, Habil misali? Kâh Habil’im İsmail, kâh Kâbil; kâh mazlumum, kâh zalim… Zalim de bir, mazlum da. Sahi öyle mi?

Ne ağır sorular İsmail, ne derin. Musa’ya ermeli, Musa’nın arkadaşıyla yolculuğa çıkmalı ve bütün bu soruları ona sormalı. Sahi İsmail, Musa nerede? Nerede denizleri aşıp gelen dost!

Bir dost arıyorum İsmail; bir dost… Kurbanla yakınlaşan dost? Kurbanla yakınlaştıran dost!

Dost bir nefestir, dirilten ölü ruhları. Dost Halil’dir, dost İsa’dır, dost kâinatın övüncü, âlemin rahmeti ve bereketi Hakk’ın Habîbi Mustafâ’dır.

Dost arıyorum İsmail, dost.

Dönüp dolaşıyorum İsmail. Dolaşıp duruyorum.

Dönüp duruyorum İsmail. Durup dolaşıyorum.

Kâinatın merkezinde dönüyorum; senin, İbrahim’in ve Ahmed’in yurdunda. Tekbirlerle dönüyorum; salâvatlarla dönüyor kâinat, ağaçlar, cümle çiçekler, dağlar, taşlar… Bahçemdeki çam ağacıyla İsmail, dönüp duruyorum.

Ahmed’in yurdunda huzur var İsmail, Ahmed’in yurdunda sükûn. Kurban huzura götüren Burak… Kurban sükûna erdiren Refref.

Dönüp dolaşıyorum İsmail. Dolaşıp duruyorum.

Zira İsmail, Ahmed’in yurdu duruş yurdudur. Duruşsuz dönülmez, duruşsuz dolaşılmaz. Ahmed’in yurdunda dönüp duruyorum İsmail. Dolaşıp duruyorum.

Hâmiş:

Durmayı bilen, ama her daim arayan dostların Kurban Bayramlarını tebrik eder, Kurbanın onlar için sahil-i selameti gösteren deniz feneri olmasını niyaz ederim.

Bilal Kemikli

Yunus Emre’nin bilinmeyen 17 şiiri



show_imageProf. Dr. Mehmet Fatih Köksal, Türk edebiyatının en önemli şahsiyetlerinden Yunus Emre’nin bugüne kadar hiç bilinmeyen ve hiçbir yerde yayınlanmamış 17 şiirinin tespit edildiğini duyurdu.

Köksal, ”Bir kitapçıda bulduğum el yazması Yunus Emre Divanı’ndaki 17 şiir, bugüne kadar hiç yayınlanmadı. Bunlar nefis şiirler. Yunus Emre’nin üslubunu, dilini bilenler, bu şiirlerin ona aitolduğunu anlarlar” dedi.
Yunus Emre’nin yeni bulunan şiirleriyle ilgili açıklamalarda bulunan Prof. Dr. Mehmet Fatih Köksal, Yunus Emre’nin Türk edebiyatının ve Türk dilinin en önemli şahsiyetlerinden biri, hattabelki de tüm vatandaşlar ile Türk dünyası tarafından tanınması açısından en önemlisi olduğunukaydetti. Prof. Dr. Köksal, ”Yunus Emre Divanı’nın pek çok nüshası var. Bu divanlar yurtiçindeki ve yurt dışındaki pek çok kütüphanelerde yer alıyor. Osmanlıca ve Türkçe yazılmışYunus Emre divanları da mevcut. Yunus Emre Divanı’nı pek çok kez okumuş birisi olarak,İstanbul’da bir kitapçıdan aldığım bu divan nüshasındaki şiirleri karşılaştırdığımda, bendeki bu divanda hiç aşina olmadığım şiirlere rastladım. Bu divan nüshasını incelediğimizde bana, 17.yüzyılda yazılmış gibi geliyor” diye konuştu.
Divanların muhtelif kollardan ilerlediğini, yayınlandığını ifade eden Prof. Dr. Köksal, ancak kendisinde bulunan nüshanın fazla yayınlanmadığının anlaşıldığını ve bu nedenle de bugünekadar gün yüzüne çıkmadığını bildirdi.
Prof. Dr. Mehmet Fatih Köksal, bulduğu Divan’ın, zamanın yıpratıcı etkisiyle çok hasar gördüğünü, fakat şiirlerin yazıldığı bölümlerin aslını koruduğunu, Osmanlıca yazıların çok rahatokunduğunu belirterek, ”Bunlar gerçekten çok güzel şiirler. Yunus Emre’nin üslubunu, dilini bilenler, bu şiirlerin ona ait olduğunu anlarlar. Yunus Emre gibi bir şairin yeni 17 şiirinin bir aradabulunması gerçekten çok önemli birşey. Bunlar nefis şiirler. En kısa zamanda bunları yayınlamayı düşünüyorum” ifadelerini kullandı.

– İŞTE YUNUS’UN YENİ BİR ŞİİRİ-
Prof. Dr. Mehmet Fatih Köksal, Yunus Emre’nin yeni bulunan 17 şiirinden birini deokudu. Prof. Dr. Köksal’ın okuduğu Yunus Emre’nin hece ölçüsüyle yazılan yeni şiiri şöyle:

Yine ben aşık oldum,
Yine ben bendekine.
Gayri kimesne değil,
Can ile tendekine.

Aşıkam, gözüm görmez,
Kimse nişanım vermez.
Bu acep elüm ermez,
Kendi kendimdekine.

Ben direm, derdüm bitsin,
Derdime derman yetsin.
Taşrada merhem netsin,
İçeri öykendekine.

Gönlüm melul, açılmaz,
Ne idiyü seçilmez.
Düştüm, kaldım, geçilmez,
Ar, namus hendeğine.

Miskin Yunus gel imdi,
Terk eyle, git benliği.
Kovgıl bu habis şeyi,
Sendeki bendekine.

Kaynak: İHA

Tanzimat Ekseninde Gelişen Edebî Âlemde Farklı Akisler: Birinci ve İkinci Mektep Örneği

Özet

Tarihe yani geriye doğru bakarak yaptığımız kronolojik izdüşümler ve tasnifler, kültürel ilişkilerin harmanlandığı insan dünyasının giriftliğini yansıtmaktan âciz olabilmektedir. Çünkü hâkim sistematik algılama, yani dönemin paradigması çerçevesinde kendi kimliğini oluşturan birey, zamanın ve şartların kendisine sunduğu yeni önermeleri bir çırpıda kabul edemez. İnsan, eski geleneğini daima yenisiyle harmanlayarak tarihsel kimliğini bir şekilde muhafaza eder. Baktığımız cephe itibariyle şöyle bir yargıya varmak da mümkündür: Gelenek kalın damarlı bir hattır ve onun tabusunu devirmek istidâdı yine geleneğin eğittiği, âdeta sistemin çıktısı diyebileceğimiz insanın ürünüdür. Farklı olan söz ve eylem, önce yabanıl bir şey gibi, çemberden/merkezden uzak tutulmaya çalışılsa bile, geleneğe muhalif olanın, tekrar bir gelenek olması muhtemeldir. Genel itibarla, Tanzimat’la başlatılan Batılılaşma ve Sekülerleşme, siyasal ve sosyal sahada etkin olmuş, ardından edebî âlemde de akislerini bırakmıştır. Birinci ve ikinci mektep örneği; hem geleneksel kodların değişimi hem de değişimin farklı yansımalarını göstermesi açısından önem arz etmektedir.

Anahtar Kelimeler: Tanzimat, Din, Tanzimat Edebiyatı, Edebiyat Sosyolojisi, Birinci Mektep ve İkinci Mektep, Nâmık Kemâl, Abdülhak Hâmid Tarhan

Abstract

The Different Reflections in the Literary World Emerging on the Axis of Tanzimat (Regulations): the Cases of First and Second Schools

Dr. Turkish-Islamic Literature

The chronological projections and classifications, which are made toward backward in history, may fail to reflect the complexity of human world in which the cultural relations are collated. The reason for this possible failure is that the dominant perception, namely an individual who creates his own identity in the framework of the paradigm of the age, can immediately not accept the premises offered by time and conditions. Human beings keep their historical identity by collating former traditions with the new ones. From our perspective, it is possible to conclude as following: tradition is a thickveined line, and the aptitude of overturning its taboo, again, is production of human beings who were educated by tradition, in other words, the output of the system. Even though, such as primitive, it is intended to keep away the distinct expressions or actions from the circle/center, it is possible that anything that dissent to tradition may become a kind of new tradition. In general, Westernization and secularization launched with Tanzimat (Regulations), first, were effective in political and social spheres, and then reflected its effects in the literal world. The cases of First and Second Schools are important in terms of exhibiting both the alternation of traditional codes and the various reflections of the change.

Key Words: Tanzimat (Regulations), Religion, the Literature of Tanzimat Era, the sociology of literature, First School and Second School, Namık Kemal, Abdulhak Hamid Tarhan.

Künye: Kenan MERMER, “Tanzimat Ekseninde Gelişen Edebî
Âlemde Farklı Akisler: Birinci ve İkinci Mektep Örneği”, Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi, ISSN: 1301-0522, Cilt: 52/1, 2011.

Makaleyi okumak için tıklayınız

MURADİYE UFKUNDA CEM SABAHI

Bursa’nın hangi tarihi köşesini ziyaret etsem oranın Bursa’daki, hatta dünyadaki en özel yer olduğu hissine kapılıyorum. Yakın-uzak diğer bütün mekânlar adeta o bulunduğum yeri öne çıkarmak ve ona anlam kazandırmak için etrafa dağılmış birer dekora dönüşüyor. Kendini hayatın merkezinde tevehhüm eden insan zihninin tali bir yanılsaması mı bu acaba, diye düşünüyorum ama galiba o kadar basit değil.

Mekâna değerini veren asli unsurun ‘mekin’ yani mekânı işgal eden kişi olduğu hakikati, durumu değiştirmiyor. Zira bazı mekânlar şahsiyet-i maneviyesinin derinlik ve ağırlığıyla insanın ‘özne’liğini eritip onu kendi rengine boyuyor. Bir nesneye çevirip ona hükmediyor adeta. Kim bilir belki de insibağ sadece insan ile insan arasında tecelli eden bir sır değildir. Sözün özü ‘mekin’in hükmünün sökmediği mekânlardan bahsediyorum ben; Bursa’nın tarihi köşeleri, derken.

Peki son adres hangisi, son mekan neresi? Güneş şimdi hangi burca durdu ki! O ulvi sükutuyla en mutantan terennümleri bastıran Muradiye semasına düşüyor şimdi güneş. Öyle bir bastırış ki o gün orada bir semt pazarı kurulu olduğunu ancak içinden geçerken fark edebiliyorum. İnsan Murad-ı Sani’yi, Cem Sultan’ı, maktul Şehzade Mustafa’yı, Taşlıcalı’yı ve daha nicesini ararken –ama kendi içindeki akisleriyle ararken- kendinde kayboluyor. Evet, Muradiye türbeleri arasında kaybolmuyor aslında kendinde kayboluyor. Bir şehri keşfetmenin en iyi yolu onda kaybolmak fehvasınca bu kendinde kayboluş, kendini buluşun mukaddimesine dönüşüveriyor.

Her birinin kabri başında kendilerine ait dizeleri yad etmek onlarla konuşmak kadar büyülü. Bu da beni fasit bir döngüye sürüklemiyor değil doğrusu: onların şiirlerinden okurken konuşan biz miyiz yoksa onlar mı? Sanırım biz konuşurken onları dinlemiş oluyoruz. Ama hiçbirinin nalesi Cem söylerken dinlediklerim kadar beni mekanla bütünleştirmiyor. Yattığı yerden öyle yüksek bir duruşu ve öyle kulakları sağır eden bir susuşu var ki! O,  “Sen pister-i gülde yatasın şevk ile handan/ Ben kül döşenem külhen-i mihnette sebep ne.” derken orası Muradiye ama ben kendimi Cem’de zannediyorum.

Açıkçası Cem Sultan’la yollarım daha önce hiç bu kadar kesişmemişti. Ve Muradiye ile ünsiyetim hiç bu kadar ziyadeleşmemişti. Bundaki sırrı, oraya beraber gittiğimiz dostların kalbindeki niyet-i halisadan başka bir yerde bulamıyorum. Niyet dertleşmekti, dertleştik; dertlenmekti, dertlendik. Allah böylesi dertten bizi mahrum etmesin.

Derdimizi yüklenip dönerken kalbimle beraber aklımın da hissesi bir hayli kabarıktı. Gündem bir yere doğru kaymaya başlamıştı sanki. Manşetten haber tadında bir sual yankılanıyordu sürekli kulaklarımda: “Peki neden Cem’le ilgili bir tez düşünmüyorsunuz.”
Olcay KOCATÜRK

Bir AŞK Senfonisi: Posta Kodu AŞK

Bitimsiz vuslat hülyası seyrinde yol alanlar ve bu yolda yürümeye yeni başlayanlar için zamana ve mekâna sığmayan aşk mefhumunu hangi edebî tür tek başına taşıyabilir. Şiir dediğinizi duyar gibiyim. Peki ya mektuplar… Bir şairin mektuplaşan yüzü nasıl yansır harflere…

Okur Kitaplığı bünyesinde çıkan Posta Kodu AŞK, okudukça içine çeken, hücresine kapattıkça ilham veren, bütünleştiren, içselleştiren, kıskandıran, ara sıra gülümseten ama en çok da sızlatan, büyüyüp küçülerek kendini arayan harflerin cevaplandıkça yeni bir cevap arayan bir soru karşısında yani aşkın mahkûmiyeti ve sabrın özgürlüğü altında kendinden geçişini taşıyor okuyucuya.

Aşk, bazen kâğıt ve kalemde tılsımlar bırakmış dizelerde bazen de rüzgârla savrulmuş düşünceler dizisinde sırla kaplı hazinelerle doludur. Sessizlikle mühürlendiğinde ise büyüleri bozulur. Dile gelemedikçe yakıp kül eder. O dil, gönlüdür âşığın. Önce kendini yazar sonra katlar ve zarflar. Pullanıp maşuk için yola çıkar. Öyle ki gidişi de dönüşü de beklenir her mektubun. Sabırla örülmüştür ama sabırsızlıkla imtihan olur.

Kırk Ay Kırk Alev’dir, kırk mektupla aşkın cevheri benliğe işlenmiştir Mehmet Şamil’in kitabında. İki yalnız şiirin arasına sıkıştırmış gibidir mektuplarını. Evet, yalnızlıktır bunun adı ama tek başınalık değildir. Nice aşk mektupları çölleri, denizleri, dağları aşıp uzak diyarlardan sevgilisine kavuşmak için günler, aylar beklemiş. Nice aşk mektupları da özenle yazılmış inci gibi, pullanmış lakin saklamış maşukun cümlelerini. Fısıltıyla düşünülüp haykırılamayan duygular, “mim gonca ve yakut” kadar değerli sözler, reyhan kokusunda sarhoş edici gizemler ve zindanlara terk edilen maşuklar dipsiz yaratılan kuyuda ebediyen kalmayacak; nidalar yükseldiğinde sarıp sarmalayacak ve düşünce yollara damlayacak aşk nağmeleri birer birer. “Güneşin izine rastlarsan eğer dağlanacak bir yüreğim var” diyen şairin vaktini şaşıran aşkla çoğalttığı, darılmasınlar diye hepsini zarfladığı kelimelerin yolculuğu işte bu adımlarla çıkıyor karşısına ayrılıkların.

Yazarın tek gâyesinin mektup ile şiir arasında güçlü bir bağ kurmak için şiirin derinliğini mektup türünün üst metin arayışıyla harmanlamak olduğunu düşünmüyorum. Kendi ifadesiyle hikâyesini gün yüzüne çıkartmayı reddeden bir aşkın kendini ifadeye mecbur kalışına ve hayal ile duygu metaforları arasındaki aşkın gücüne okuyucunun tanıklık etmesi için imkân hazırlamaktır Posta Kodu AŞK. Kitabın yeniden okurla buluşuyor olması bunu başarmış olduğunu da gösteriyor.

Mehmet Şamil, kanattığı aşk’ın aslî cevherini mektuplarına nakşederken kalemle fethe çıkan bir sanat anlayışından neşet eden ve kelime üstü feyizle birbirini bağlayan mısralar zincirini kuruyor. Bu sanat anlayışının yoğurduğu şiir mefkûresi yemişin içindeki lezzeti arar gibi sonsuzluk zarfındaki vuslatın reçetesini postalıyor yol bilmez âşıklara ve aşk böylece aralanıyor:

heybemde bir öpücük tarlası saklıyorum

kendimi arıyorum senin için/de

gülünü derecek şair bulundu

sevinsin

başımda deli rüzgar

Şiiri Aşkına Mırıldanan İçimdeki Lahitler

Posta Kodu AŞK’ta cevaplanmayı bekleyen ve belki de yayınlandıktan sonra asla cevaplanamayacak mektupları diğer aşk ve mektup kitaplarından ayıran, yazarın kırk mektubun içerisinde kurduğu labirettir. Bu, öyle bir saklambaç ki bir aşk senfonisi eşliğinde her mektupta ayrı bir ahenk bırakıyor satırlarına… “Göreyim diye gölgeni bırak pencerelerde” diyerek gizli hazinesi okurlarına sırrını ifşa ediyor. Bu yüzden büyülendiğim satırları birleştirmeden edemiyorum. Sadece içiMdekiler sayfasındaki başlıklar bile farklı kesitler çıkartıyor saltanatına boyun eğdiğimiz aşkın huzurunda:

Nerelerdeydin Kelebeğin Dokunduğu El

Sen Bir Yıldız Yangınısın Ertelenen Vuslat Günü

İntihar Kaçkını Anahtar Bir Cümleydi

Körebe Çöllerinde Bir Serap

Kalbimin Duası Sabır Yakasındaki Aşk

Duasında Kendini Unutan Adam Kırık Bir Testinin Sayfalarında

Yağmurun Toprak Kokusu

Anahtarı Sendedir Kapılarımın

Besbelli ki, Mehmet Şamil “ey, gecenin zifiri karanlığını aydınlatan bir gönül yangını, dağların eteğinde titreyen bir ışık süzmesi, bahar dalı, fersahlar yaklaştırsa da beni sana, cesaret edemiyorum sana kapılarımı açmaya” hissini saklıyor kitabında.  Bu kapağın, bu zarfın ve bu kapının anahtarını bulmayı ise sizlere bırakıyor. Anahtarı bu aşkın mihenk taşına vurduğunuzda siz de kırk birinci mektubu yazmaya başlayacaksınız. Eminim ki sizin de kaleminiz posta kodunun aşk olduğu satırları yüklenecek pullanıp yola çıkan mektubum gibi:

bir teneffüs aralığı kadar hasret kaldım gözlerine

ırak düştüm sana gelen yollarda

her gidişin vardığı yollar getirecek beni sana

biliyorum bunu / lakin

cesaret edemiyorum kendi kapımı açmaya

 

Büşra Ay 

Star Gazetesi, 14 Şubat 2013.